yapay zekâ

Yapay Zekâ ile Tasarım Yapılır mı?

Yapay Zekâ, Photoshop ve Tasarımcının Terleyen Alnı

Bir Görselin Gündüzden Geceye Yolculuğu Üzerinden Tasarım Emeğine Dair…

Ne ChatGPT vardı, ne Google Gemini, ne de adını duyunca insanın aklına teknolojiyle birlikte manav reyonunu getiren o parlak yapay zekâ araçları… Bir fotoğrafın gündüz çekilmiş hâlini, tek cümlelik bir komutla geceye çevirecek hiçbir dijital cin ortalıkta dolaşmıyordu. “Görselin yarısını gece yap, ışıkları yak, gölgeleri derinleştir, camlara yansıma ver, biraz da dramatik atmosfer ekle.” dediğinizde, otuz saniye sonra ekrana kusursuz bir sonuç düşmüyordu. O yıllarda Photoshop yeni yeni renklenmiş, fotoğraf taramak ayrı bir sabır imtihanı, taranan dosyayı bilgisayara kaydetmek ise başlı başına küçük bir tören sayılıyordu. Dosya adı verirken sekiz karakteri geçemediğimiz zamanları bilen bilir; bilgisayar, dokuzuncu harfi yazınca insana sanki tapu kadastroda usulsüz işlem yapmışsın gibi bakardı.

O dönemlerde bir görsel üzerinde çalışmak, yalnızca program kullanmak değildi; neredeyse küçük çaplı bir mühendislik, biraz ressamlık, biraz da falcılıktı. Işığın nereden geldiğini hesaplar, gölgenin nereye düşeceğini düşünür, gündüz çekilmiş bir binanın gece nasıl görüneceğini zihninizde yeniden kurardınız. Ekranın başında fare değil, adeta alın teri çalışırdı. Hatta bazen insan, yaptığı işle o kadar hemhâl olurdu ki, bilgisayarın fan sesi bile kulağına “Biraz daha uğraş, olacak.” diye fısıldıyor sanırdı.

Memorial’in ilk hastanesi fotoğrafı üzerinde yaptığım çalışmayı bugün gibi hatırlıyorum. Gündüz çekilmiş bir kareydi. Ben o fotoğrafın bir bölümünü gündüz hâlinde bırakıp, diğer bölümünü gece atmosferine dönüştürmek için yaklaşık dört buçuk, beş saat uğraşmıştım. Bugünün genç tasarımcılarına bu süre biraz abartılı gelebilir. Çünkü şimdi aynı işlemi yapay zekâya tek cümleyle tarif ediyorsunuz; siz daha çayın şekerini karıştırırken o, fotoğrafı geceye çevirmiş, ışıkları yakmış, gökyüzünü dramatikleştirmiş, camlara yansıma vermiş, hatta gerekirse hastanenin önüne iki tane romantik sokak lambası bile dikmiş oluyor. Üstelik bunu öyle bir özgüvenle yapıyor ki, insanın “Yahu ben yıllarca neyle uğraşmışım?” diye kendi meslek geçmişine dönüp hafifçe selam veresı geliyor.

Fakat işin püf noktası tam da burada başlıyor. Yapay zekâ bir görseli yapabilir; ama o görselin neden yapıldığını, kime konuşacağını, hangi duyguyu uyandıracağını, hangi pazarlama amacına hizmet edeceğini bilmez. Daha doğrusu ona bunu bilen bir akıl tarif etmedikçe bilmez. Yapay zekâ, eline fırça verilmiş olağanüstü hızlı bir çırak gibidir. Çok çalışkandır, yorulmaz, kahve molası istemez, sigortası da yoktur. Ama ona ne yapacağını söylemezseniz, bir hastane görselini bilim kurgu film afişine de çevirebilir, lüks otel ilanı sanıp girişe kırmızı halı da serebilir. Sonra siz ekrana bakar, “Bu iyi olmuş ama bizim mesele bu değildi.” dersiniz. İşte orada tasarımcının aklı devreye girer.

Bugün tartışılması gereken soru şudur: Bu görüntüyü yapan kimdir? Komutu yazan mı? Yazılımı geliştiren mühendis mi? Yıllarca görsel hafıza biriktirmiş tasarımcı mı? Yoksa milyarlarca görsel üzerinden eğitilmiş o görünmez dijital kalabalık mı? Cevap, tek kişinin cebine konulamayacak kadar karmaşıktır. Eskiden tasarımcı, görselin her zerresine eliyle müdahale ederdi. Şimdi ise çoğu zaman müdahale, doğrudan piksele değil, fikre yapılır. Fırçanın yerini kısmen prompt, sabrın yerini işlem süresi, ustalığın bir bölümünü de kelime mühendisliği almıştır. Ne diyelim; çağ değişti. Eskiden “ustanın çekici” vardı, şimdi “ustanın cümlesi” var.

Yalnız burada bir yanılgıya düşmemek gerekir. Tasarımın değeri, yalnızca harcanan süreyle ölçülmez. Bir işi beş saatte yapmakla otuz saniyede yapmak arasındaki fark, emeğin yok olduğu anlamına gelmez. Bazen yılların deneyimi, o otuz saniyelik doğru komutun içine saklanır. Bir cerrahın ameliyatta attığı küçük bir kesik nasıl yalnızca “bıçak hareketi” değilse, tasarımcının yazdığı doğru prompt da yalnızca “bir cümle” değildir. O cümlenin arkasında renk bilgisi, kompozisyon sezgisi, marka hafızası, müşteri psikolojisi, hedef kitle okuması ve yıllarca yenmiş mesleki tokatlar vardır. Atalarımız boşuna dememiş: “Ustanın çekici bin lira etmez; nereye vuracağını bilmesi eder.”

Ama gelin görün ki yapay zekâ sahneye çıktıkça, bazı işverenlerin içindeki o meşhur kasaba kurnazlığı da usul usul elini ovuşturmaya başlayacaktır. Büyük ihtimalle yakın gelecekte tasarımcıya şöyle diyenleri daha sık duyacağız: “Sen bir şey yapmadın ki, esas işi yapay zekâ yaptı!” Bu cümle, kulağa masum bir pazarlık gibi gelse de aslında emeğin mahiyetini anlamayan eski bir bakışın yeni teknolojiyle süslenmiş hâlidir. Sanki fırını olan herkes ekmek ustasıdır. Sanki kamerası olan herkes fotoğraf sanatçısıdır. Sanki bilgisayarında Word bulunan herkes roman yazarıdır. Hatta biraz daha ileri gidelim: Sanki düdük alan herkes hakemdir. Oysa düdüğü öttürmek kolaydır; oyunu okumak meseledir.

Yapay zekâ, tasarımcıyı ortadan kaldırmaz; fakat tasarımcıyı yeniden tarif eder. Eskiden program bilmek büyük avantajdı. Bugün program bilmek yetmez; düşünmek, seçmek, ayıklamak, yorumlamak, strateji kurmak ve görsel üretimi doğru iletişim hedefiyle ilişkilendirmek gerekir. Çünkü artık görüntü üretmek kolaylaşıyor. Zor olan, o görüntünün ne işe yaradığını bilmek. Bir ambalajın güzel görünmesi yetmez; rafta dikkat çekmesi, ürünü doğru konumlandırması, fiyat algısını desteklemesi, hedef kitlenin elini ürüne uzatması gerekir. Bir reklam görseli yalnızca “şık” olmamalıdır; tüketicinin zihninde yer açmalı, markanın iddiasını taşımalı, satışı ya da itibarı beslemelidir. Yoksa parlayan her şey altın değildir; bazen güzel görünen şey, pazarlama açısından süslenmiş bir çıkmaz sokaktır.

Bu noktada işveren tarafına da küçük ama nazik bir selam göndermek gerekir. Elbette herkes artık bazı araçlara ulaşabilir. Biraz merakı olan kişi yapay zekâya görsel yaptırabilir, sosyal medya postu hazırlayabilir, logo benzeri işaretler üretebilir. Hatta ilk bakışta etkileyici sonuçlar da alabilir. Fakat mesele “bir şey yapmak” değil, doğru şeyi doğru nedenle yapmaktır. Evde herkes makarna haşlayabilir; ama bu durum herkesi İtalyan şef yapmaz. Bazı tabaklar karın doyurur, bazı tabaklar marka yaratır. Aradaki fark, tencerenin büyüklüğünde değil, aklın derinliğindedir.

Tasarımcının da bu yeni döneme küsmek gibi bir lüksü yoktur. “Biz eskiden beş saatte yapardık, şimdi otuz saniyede oluyor; o hâlde meslek bitti.” demek, biraz erken emeklilik dilekçesi yazmaya benzer. Meslek bitmez; ama biçim değiştirir. Tıpkı matbaanın hattatlığı, fotoğrafın resmi, bilgisayarın grafik tasarımı dönüştürdüğü gibi yapay zekâ da tasarımcının çalışma biçimini değiştirecektir. Burada ayakta kalacak olanlar, araca kızanlar değil; aracı kendi aklının hizmetine alabilenler olacaktır. Çünkü “Akıl akıldan üstündür.” ama akılsız kullanılan yapay zekâ, bazen insana akılsızlığın yüksek çözünürlüklü hâlini sunar.

Asıl tehlike ise tasarımcının kendini yalnızca uygulayıcı olarak görmeye devam etmesidir. Eğer tasarımcı, değerini sadece “ben bunu Photoshop’ta yaptım” cümlesi üzerine kurarsa, yapay zekâ o zemini elinden alabilir. Fakat değerini stratejiye, estetik yargıya, marka analizine, hedef kitle sezgisine ve yaratıcı problem çözmeye dayandırırsa, yapay zekâ onun rakibi değil, yardımcısı olur. Hatta biraz ukala, biraz hızlı, bazen de fazla özgüvenli ama iyi yönetildiğinde çok faydalı bir asistan hâline gelir. Ona ne soracağını bilen tasarımcı, ondan çok şey alır. Ne istediğini bilmeyen ise yapay zekânın verdiği ilk parlak sonuca âşık olur; sonra da elinde altın varaklı bir iletişim kazasıyla kalakalır.

Bu nedenle mesele, “Yapay zekâ tasarımcının yerini alacak mı?” sorusundan biraz daha derindir. Daha doğru soru şudur: Tasarımcı kendi yerini neyle dolduruyor? Bilgiyle mi, zevkle mi, stratejiyle mi, yoksa yalnızca program kullanma alışkanlığıyla mı? Eğer tasarımcı kendini yenilemiyorsa, yapay zekâdan önce zaten piyasa onu usulca kenara alır. Ama tasarımcı düşünce üretiyor, müşterisini anlıyor, ürünü çözümlüyor, hedef kitleyle marka arasında doğru köprüyü kuruyorsa, yapay zekâ sadece o köprünün inşaatında çalışan çok hızlı bir vinçtir. Vinç büyük diye mimarın değeri azalmaz.

Sonuç olarak, gündüz çekilmiş bir hastane fotoğrafının yarısını geceye çevirmek eskiden saatler alıyordu; bugün saniyelere indi. Bu elbette büyüleyici bir gelişme. Fakat büyülenirken aklı kapıya bırakmamak gerekir. Çünkü tasarım hâlâ yalnızca görüntü üretmek değildir. Tasarım, anlam kurmaktır. Tasarım, ikna etmektir. Tasarım, güzeli faydayla, estetiği işle, hayali satışla buluşturmaktır. Yapay zekâ ışıkları yakabilir; ama hangi vitrinin aydınlanması gerektiğine hâlâ insan karar verir.

Ve belki de bütün meselenin özeti şudur: Yapay zekâ görseli yapar, tasarımcı gerekçesini kurar. Yapay zekâ boyar, tasarımcı anlam verir. Yapay zekâ hız kazandırır, tasarımcı yön verir. Hız iyidir; ama yön yoksa insan çok hızlı biçimde yanlış yere de varabilir. Atalarımızın dediği gibi: “Acele işe şeytan karışır.” Günümüzde o şeytan biraz daha teknolojik, biraz daha parlak, biraz da 8K çözünürlüklü olabilir.

Ama yine de dizgin kimin elindeyse, yolculuğun kaderini o belirler.

Scroll to Top